Bir grup insanı aynı çatı altında toplamanın zorluğunu, hatta imkansızlığını hepimiz çok iyi biliyoruz ancak belki de birkaç istisnadan biri de şudur ki: Miles Davis gelmiş geçmiş en başarılı ve en çok iz bırakan 3-4 jazz sanatçısından biridir. Jazz müzik sevenlerin gözü kapalı onaylayacağı bu cümlenin kaynağını araştıran / nedenlerini açıklayan bir belgesel 2019 yılında Amerika’da yayınlandı.

Belgesel-Film türündeki eser Miles Davis’in hayatını ve yaşadığı dönemin şartlarını ele alıyor. Miles Davis’in yaşattırdıklarını da gözler önüne seren biyografide zaman zaman yaşanılanlara Miles Davis’in notlarından tanık oluyoruz. Ünlü trompetçinin kendi kaleminden çıkan satırları “Carl Lumbly” seslendiriyor. Azımsanamayacak miktarda ses benzerliği, Miles Davis’in sesine hakim olan her izleyiciyi şaşırtıyor. Sözün özü, projeyi beğenmemi sağlayan büyük etkenlerden biri de seslendirme. Bunun dışında, eserde “Charlie Parker”, “John Coltrane”, “Bill Evans”, “Picasso” ve “Jean-Paul Sartre” gibi herkesin tanıdığı isimlerden de sıklıkla bahsedilmiş. Miles Davis’in oğlu, kızı, eski eşleri, yakın arkadaşları, tarihçiler, müzik bilimciler, “Carlos Santana”, “Herbie Hancock”, “Quincy Jones” gibi insanlar da Miles Davis’i anlatıyor ve o dönemleri yorumluyorlar.

“En güzel nota sus notasıdır!” tarzında yorumlarıyla ve yaptığı hareketlerle Miles Davis, on yıllar boyunca rakibi olmayan bir ilgiye boğuldu. Enstrumanına hakimiyeti bi yana, müziği yaşamasının doğurduklarından gelen başarıdır Miles Davis’i bu kadar popüler yapan. Jazz müziğin bir çok alt türünü keşfetmiş isim, aslına bakılırsa sadece jazzı değil müzik kavramını etkiledi. “Ben müziği 4 kere değiştirdim.” cümlesiyle de bu yargıyı destekliyor. Doğaçlamaya getirdiği yeni bakış açısı ve eserleriyle belgeseli çekilmeye kesinlikle değer bir insan Miles Davis. Öyle ki 29 albümünden sadece biri olan -tabi en başarılılarından biri- “Kind of Blue”, 1959 tarihinde yayınlanmış olmasına rağmen hala her hafta 5.000 adet satmaktadır.

Bu kadar övgüyü hak edecek bir insanın olağan bir hayat yaşadığını düşünemiyorum. Miles Davis de hareketli bir hayat yaşamış keza. Kendi müzik tarzı, hayata bakış açısı hatta kılık kıyafeti bile zamanla değişmiş. Son dönemlerinde elektronik enstrumanları da müziğinin bir parçası yapmış. Bu konuyla ilgili “Miles yaşlandıkça seyircisi gençleşir.” sözü insanların dilindeymiş. Tüm bunlara ek olarak Miles’in boks sevgisi, resim tutkusu, lüks araba ilgisi ve daha nicelerini belgeselde görmek mümkün. Eser, bu değişimde etkili olan elementleri tutarlı bir şekilde anlatıyor. Fakat benim dikkatimi çeken iki detay 65 yıllık Miles’ın hayatında neredeyse hiç değişmemiş. Bunlardan biri madde bağımlılığı ki Davis ona ilham verdiğini söylüyor. Diğerine ise belgesel açıkca değinmese de, bize bu çıkarımı yaptırıyor. Miles dişçi bir babanın oğlu ve beyazların çoğunlukta olduğu bir kasabanın en zengin ailelerinden biri. Maalesef bu yüksek gelir bir siyahi olan Miles Davis’i ırkçılıktan korumuyor. En ünlü olduğu zamanlarda, tüm dünyanın onu tanımasına rağmen yine ırkçılığa maruz kalıyor. Hangi tabakadan olursan ol, istersen Miles Davis ol ırkçılığın önlenememesini anlatması, belgeselin dönemi iyi yansıttığını söylemem için bence yeterli.

İçinde bulunduğumuz zor zamanlarda evde oturup bişeyler izlemek insanların üç beş eğlencesinden biri ve Netflix’in etinden sütünden faydanılan karantina günlerinde “Miles Davis: Birth of the Cool” bence kaçırılmaması gerekilen bir belgesel olmuş. Şiddetle tavsiye ediyorum.