Décollage: Tarık Töre

Asu Uysal ve Başak Çelik’in yazısıdır.

Décollage’ın ilk bölümünde konuğumuz, eserlerine işlediği küçük ikonların kurduğu dünyayla bize ilham veren, aynı zamanda Palmiyeler sahnesinde de keyifle dinlediğimiz Tarık Töre! Sanatta özgür olmanın önemine inanan sanatçı, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun olduktan sonra eserlerinde kullandığı çeşitli ve özgün imgelerle izleyicisine ilham veren bir alan oluşturuyor. Tarık Töre, bunların yanı sıra, dinlerken içimizde güzel hisler uyandıran Palmiyeler’in de bas gitaristi olarak sahneye çıkıyor.

Tarık Töre’nin eserlerini daha yakından görmek isteyenler için sanatçının kişisel sergisi Caspar David Friedrich Nietzsche Guevara, 28 Mayıs’a kadar Pilevneli Galeri’de herkese kapılarını açıyor olacak. 

Sanatçının hazırladığı çalma listesi eşliğinde keyifli okumalar dileriz!

Palmiyeler sahnesindeki Tarık Töre ile sergilerde eserlerini gördüğümüz Tarık Töre aynı kişi mi? Yoksa farklı personalar mı karşımızda?

Ben sizin Palmiyeler’i nasıl gördüğünüzü bilmediğim için nasıl bir cevap vereceğimi bilemedim. Ama anladığım şeyi cevaplayayım oyun bozanlık yapmamak için. Bence tabii ki aynı insanlar. Yani böyle bir farklılık yok, sadece farklı sorumlulukları var. Bir tanesinde bir grubun parçasısınız, grubun ahengi için hareket ettiğiniz bir durum var. Orada hep birlikte bir şey yapıyorsunuz ve sizin asıl göreviniz -ben öyle görüyorum- bir arada güzel, ahenkli bir şekilde olmanız. Ama resim dünyası tek başına çalıştığınız bir yer. Orada sorumluluk paylaşmıyorsunuz başkalarıyla. Bütün sorumluluk sizin üstünüzde oluyor. Bu daha farklı bir bakış açısı gerektiriyor tabii. Öyle bir farklılık oluyor ikisinde yani.

Eserlerinizde genelde büyük kanvaslar üzerine küçük sayılabilecek ikonlarla bir bütünsellik yakalıyorsunuz. Türkiye’de bu tarz bir yaklaşıma çok rastlamadığımız göz önünde bulundurulunca nasıl bu tarza ulaştığınızı merak ettik. Bu süreçten ve gelecekte nasıl değişimler görebileceğimizden bahsedebilir misiniz?

Tabii ki, seve seve. Nasıl yakaladım, şöyle yakaladım aslında: Okul yeni bittiği zaman, 2013 yılı falandı; ressam olarak akademik bir alandan mezun olunca ister istemez eski ustaları çalışıyorsunuz. Konservatuardan mezun olan bir piyanist nasıl yıllar boyunca Bach, Beethoven çalıyor, siz de aynısı. Resim alanında öyle istiyorlar yani. Hala da klasikleri çok severim. Onu bir şekilde zaman içinde ressamlar kendilerine adapte etmeliler, çünkü o başka bir şey. O bir teknik ve belli eski klasik kompozisyon kurallarını öğreniyorsunuz. Çok faydalı ama kırması zor. 

Daha sonra modern sanatla ilgilenmeye başladım. İnceliyordum, çok fazla yer gezdim, baktım. Sonra modern sanatta, özellikle resimde, bir şey dikkatimi çekmişti: Satıcı gibi aslında; parayı verirsin, o sana ürünü verir, sonra “Tamam, sağ ol.” deyip dönüp gidersin. Bir esere baktığınız zaman çoğu eserde anında o mesajı alırsınız, sonra da biter o sizin için. Hatta daha sonra bununla ilgili bir şey de gördüm. Tate’de Sarah Lucas’ın, Damien Hirst’ün eserlerinin önünde insanlar kaç saniye geçiriyor diye bakmışlar. Bir buçuk saniyeyle üç saniye arası bir esere bakma süreleri. Çok kısa. “Aa” dedim, “galiba böyle olması lazım”. Vurucu bir şey koymalı. Sonra baktım o sırada ve bana uymadı. Yaptığım zaman bir şeyin ne kadar iddialı olabileceğiyle ilgili kendimle çeliştim yani. Yaparken sıkılmaya başladım. Mesela büyük, tek bir şey yapacaksın. Bir süreden sonra “Bu ne?”,  “Neden bu kadar büyük bir şey yapıyorsun?”, “Yani anlamı ne?” falan olmaya başladım; “Niye bu kadar bağırması lazım hani? İlla dikkat çekmesi için insanların bir şeyi bu kadar gözlerine sokmaya gerek var mı?”. Yaparken sıkıldım, dikkatim dağıldı. Ben de olayı tamamen şöyle düşündüm, daha doğrusu bunlar kendi kendine oldu. Çağdaş resimdeki en önemli şey özgür olmak. “Özgürsem niye böyle yapıyorum ki?” dedim. “Ben bir şey yaparım, sıkılırsam yarım bırakırım onu.” dedim. Bunu sonuna kadar götürmek gibi zorunluluğum da yok. Zaten güzelliği burada değil mi sanat yapmanın? Canın ne isterse yapabileceğin bir ortam yani. E bunu ben nasıl yaparım? Dedim, sevdiğim şeyleri yapayım. Bununla daha farklı bir kompozisyon anlayışına gittim. Küçük parçalarla büyüğü oluşturmaya başladım. Bir de duygusal değil düşünsel tarafı da vardı. Biraz düşüncelere benzetiyorum, çünkü onun bir yansıması oluyor. Nasıl ki insan düşündüğü zaman, aklına gün içinde bin tane şey geliyor. Ama bunların bazılarına takılıyorsunuz önemliyse sizin için. Ne bileyim, mesela akşam eve dönerken güzel bir çiçek alayım diyorsunuz, masaya koyarım, bana motivasyon olur; ya da eve dönerken pasta alayım diyorsunuz ama unutuyorsunuz o fikri. Aklınıza kendinizle ilgili iyi-kötü bir şey de geliyor olabilir. Bazıları daha büyüyor, o balon, bazıları sönüp gidiyor. O küçük şeylerin de öyle olduğunu hissetmek istedim.

Bir şeye başlıyorsunuz, çizmeye… Bazen o fikir kendisini masanın üstüne koymayacak halde geliyor unutup gidiyorsunuz, bazen de kendi enerjisi o kadar güzel oluyor ki kendini tamamlatıyor. Ama asla bütünün içinde öne çekmiyor. Çünkü hayatta geriye dönüp baktığınız zaman her şey aşağı yukarı aynı seviyelerde kalıyor. Aslında şu an da öyle, tek tek ele alıyoruz her şeyi. Çok geçerli olduğu için söylüyorum, çok fazla sosyal medya örneği vermeyi sevmiyorum, fakat Instagram’da bile düşündüğünüz zaman bir kutu içinde. Mesela story’lere baktığınızı görüyorsunuz dikdörtgen bir kutuda. Sonra başka bir kutuya geçiyorsunuz. Yani her şey birbirinden aslında kopuk. Şu an şehirde de öyle, bir sokağa giriyorsunuz, sonra tak, başka sokağa dönüyorsunuz. Birden o kayboluyor. Bir odaya giriyorsunuz orası bir kafe. O odadan çıkıp başka bir odaya giriyorsunuz orası market. Eskiden insanlar doğa gibi yerlerde yaşarken daha açık manzaralar, her şey birbirine daha bağlıyken şimdi böyle bir değişiklik var. Biraz onunla da ilgili olabileceğini düşünüyorum parça parça olmasının. Kabaca böyle diyebilirim yani. 

Ben mesela ilk yaptığım zaman, çünkü çok ufak detaylarda çok fazla hikaye var, tamamen kendime yönelik bir şey yapmak istedim, kendi keyif alabileceğim şekilde. Bir de oradaki hikayeleri herkes başka bir yerden bakıp okuduğu için aslında hikaye kendisini de çoğaltabiliyor. Çünkü ben de birbirleriyle bağıntılı yapıyorum aslında. Oradakileri çok düşünerek yapıyorum. Oturayım oraya bilmem ne çizeyim gibi değil. Bazen akış halinde oluyor. Kendi içinde bir kurgusu da oluyor genel olarak, bazen de olmuyor. Başka türlü anlamlara da gelebiliyor. Oraya konulanların zaman içinde algıları da değişecek. Mesela kelebek yapıyorsun, kelebeğin belki şimdiki anlamıyla daha sonra anlamı aynı olmayacak, her insan için de farklı olabilir…

Hayatınızı bir eser haline getirecek olsaydınız nasıl bir şey çizerdiniz? Bize betimleyebilir misiniz?

Bilmem. Müzik, şarkı gibi bir şey olurdu. Nasıl olurdu? Frank Zappa’nın şarkıları gibi ya da Ariel Pink… Farklı türleri barındırırdı içinde. Frank Zappa ile Ariel Pink dinlemiş biri anlayabilir belki, ya da David Bowie. Bilmiyorum, zor bir soru. Biraz iddialıymış.

“Karakterimi şekillendirdi.” diyebilecekleriniz?

Birçok şey var tabii. Sevdiğim müzik grupları var. Eskiden Nickelodeon vardı, onu çok izlerdim ve bence o bayağı şekillendirdi bizim jenerasyonumuzdaki çoğu kişiyi. Orada çok güzel çizgi filmler vardı. Çok naifti çoğu çizgi film ve dizi. Çok severek izlerdim. O kanalı söyleyebilirim, Nickelodeon. Yani ‘95’ten 2000’e kadar falan çok izliyordum. Gerçek Canavarlar vardı, Hey Arnold vardı, Rem ve Stimpy vardı. Ben en çok Pete ve Pete’i severdim, mükemmel bir diziydi. Şimdi de izleyebilirsiniz bence. Geçenlerde izledim mükemmel. Freaks and Geeks diye çok iyi bir dizi vardı. Hepsi aşırı güzel. Bağımsız sanat, gençlik, çocuk temalı şeyler vardı. Bir izleyin derim.

Çay mı kahve mi?

İkisi birden.

En çok tercih ettiğiniz çay ya da kahve türü nedir peki?

Kahvede Americano gibi kahveler. Yani sade kahve, sade çay.

Favori animasyonunuz?

Aa çok güzel. Hey Arnold diyeyim, eskilerden.

En sevdiğiniz semt?

Kalamış. Bu aralar çok oraya gidiyorum.

Sokağında kaldırım taşı olsam dediğiniz yer?

Cizre.

Kitabı mı filmi mi?

Kitabı.

Karaoke repertuarınız var mı?

Repertuarım yok. Aklıma ne gelirse. Bazen de uyduruyorum “Mutfakta domates doğruyorum.” gibi. Öyle şarkılar olabilir. Bugün Şinanay’ı söyledim galiba, Esra’nın yanındaydım az önce, Esra Gülmen’le. O şarkı söylüyordu.

Çizmek mi boyamak mı?

İkisi de aynı derecede ama illa birini seçmek zorunda olsam çizmek diyeyim. Hani o ilk aşaması olduğu için.

Işık mı gölge mi?

Işık diyelim.

Kendinizi en özgür hissettiğiniz yerler?

Evde ya. Evde, arkadaşlarımın yanında.

Şu an bir film açacak olsanız bu, ne olurdu?

Arkadaşım Çağıl Bocut’ un son filmini açardım. İzledim. O da Boğaziçi’nden mezun hatta. Sardunya diye filmi yeni çıktı, onu izlerdim. 

Yazı oluşturuldu 99

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön